Öykü: Biblo
Edward,
gri bulutlarla kaplı bir sonbahar günü yaslandı buz gibi balkon demirlerine. Rüzgâr
şiddetli esiyor, yağmur başladı başlayacaktı. Sekizinci katın ne kadar yüksek
olduğunu ilk kez o an fark etti; sokaktaki arabalar çocukluğunda yan yana dizip
üstünden atladığı zamanki kadarlardı ancak. Sahi büyümüştü ama büyüyen yalnızca
bedeniydi; çocukluğu hep baki... Balkonun zemininde yatmış bekliyordu öylece,
sanki günlerce orada sabahlamış gibi yorgun, suskun.
Edward
örnek bir insandı ya da öyle davranmaya güdülüydü. Hocaları, işverenleri onu
parmakla gösterip arkadaşları içinde gururlandırırdı. Gerçi öyleydi ya,
anılarda hep en iyisi, en çalışkanı, en akıllısıydık; kim bilir? Edward yine de
merhametli, yardımseverdi; tam tarifi olmasa da peygamber gibi bir insandı.
Olaylar nasıl bu çılgınca seviyeye gelmişti, tanrı bilir. Pekiyi, tanrı neden
Edward kadar mükemmel birinin kalbini karartmış ve damarlarından kan yerine
zift akmasına sebep olmuştu? Belli ki tanrı Edward’tan vazgeçmiş, bir kulunu
hakir görmüştü.
Rüzgâr
iyiden iyiye şiddetini arttırıyordu, eski bir kot montla balkonun betondan
zeminine yapışık Edward’ı iliklerine kadar üşütüyordu. Zira orada o halde ne
kadardır bekliyordu? Karnı açtı, kalp atışları beyninde 8 silindirli dizel
motor gibi ardı ardına patlıyor, gözleri bitmek bilmeyen heyecandan kuruyordu.
Sanki birisi gözlerinin içine bir avuç deniz kumu tepmişti. Bu durum Edward’ın
gözlerinin kapanmasına; dürbünün artı şeklindeki işaretini hedeften kaçırmasına
sebep oluyordu.
Edward
Anderson marka keskin nişancı tüfeğini hobi amaçlı almıştı iki buçuk yıl önce.
Arkadaşlarına pek bahsetmezdi, ola ki böyle bir çılgınca girişimde kendisinden
şüphelenilmesin. Belki hep bir çılgın olma isteği vardı içinde, bugüne
kısmetmiş, iyi ki beklemiş ve kimselere söz etmemiş. Her pazar Springfield
Milli Parkında dizili boş şarap şişelerine, uzaktan 24 kalibrelik sarı
mermileriyle dehşeti yaşatmış, bu sayede silahıyla epey kaynaşmıştı. Edward her
konuda olduğu gibi çalışkanlığını, özverisini esirgememişti. Parçalanan her şişe,
göğüs kafesinde öfke ve gururdan oluşan bir duygu havai fişeğinin patlamasına
sebep oluyordu, bu histi onu silahına bağlayan.
Edward’ın
soğuk balkondaki uzun süren bekleyişi, içinde amansız bir sorgulama
başlatmıştı. Neden yaşıyordu, neden can almak istiyordu, bütün bunlar için
değer miydi? En kritik soru ise kendisi değerli miydi? Bu denli soruları
kendisine sormamıştı ya da bunca zaman kaçmıştı. Artık kaçış yoktu, gerçekle
yüzleşme vaktiydi; Hayat olanca hızıyla solup anlamını yitirirken Edward
cevapları bilmek istiyordu. Milyarlarca insan içinde varlığının önemi neydi?
Elini yıkarken bakteri katliamı yapmak ne kadar insancaydı ve ne kadar affedilebilirdi?
Ne kadar ahlaklı bir hayatı vardı? Yaşanmamış bir hayatın ahlaki sorgusu
yapılabilir miydi? Bir Edward bedeniyle kaç tane ciklet alınabilirdi?
Gözetlediği
iki blok ötedeki binanın yedinci katındaki geniş camlı apartman dairesi ile
Edward’ın metruk halde bulup girdiği sekizinci kattaki daire ile arasında 970
metre vardı. Edward için bu mesafe işten bile değildi, talimlerinde bin beş yüz
metreden şişelerin ağzını hedef alıp kırabiliyordu. Ona göre bu mesafenin
esamesi okunmazdı ancak bu sefer hedefinde herhangi bir şişenin ağzı yoktu;
yaşayan, gerçek bir insanın hareket eden başı vardı. Bu baş alelade bir baş da
değildi; âşık olduğu, anlam veremediği hislerini odakladığı, geleceğine belki çocuk
yapmak için ortak edebileceği bir birey… Sürekli aynı ortamda bulunmasına
rağmen Edward’tan bir haberdi bu insan ya da Edward öyle sanıyordu. İşin aslına
bakarsak Edward bu işlerin acemisiydi. Yalnız bir insandı. Yalnızlığından
gocunmaz, gurur bile duyardı; hor gördüğü duyguların esiri olmadığı için.
Her
şeyin zamanı geldiğinde, eşyanın tabiatına uygun gerçekleşmesi gerektiği gibi,
yine o zaman gelmişti, Edward olgun bir insan olmuş; iş sahibi olmuş, çalışmış
para kazanmış, ilk arabasını almış, ailesinden ayrı yaşamak için kendi evine
çıkmış hatta kirada oturduğu evi satın almak için kredi bile çekmişti. Hayat
zahmetliydi. Kendinden beklenen tüm yetişkin rollerini oynamış geriye bir tek eş
seçimi ve baba olmak kısmı kalmıştı. Bir eş seçecek, çocuk yapacak, evini
geçindirmek için daimî para kazanacak ve bu rutin, hayatının büyük bir kısmını
oluşturacak; yemek yemek, tuvalete gitmek kadar sıradan… Tüm yaşanacak günler,
yaşanmış günlerin tekrarından ibaret olacak. En nihayetinde, bir organizma
oluşturmak için bir araya gelen atomlar birbirlerine küsecek; er ya da geç
ayrılık kaçınılmaz olacaktı. Son, başlangıçtan düşündüğümüz kadar uzak değildi.
Oyunun
geçilemeyen bölümü, en sevilen dizinin sezon finali, mayonezin şişesine inat
çıkamayan hali… Edward köşeye sıkışmış, artık bilinen ve beklenen bir hayatın
izleyicisi olmaktan sıkılmış, takdir edilmekten yorulmuştu: Yeniden açmamak
üzere sistemi tümden kapatmak istiyordu.
Edward’a göre kendi haklı gerekçeleriyle kendisinin tutarlı olduğunu,
yine kendisinden saatlerce dinleyebilirdik ama Edward’ı ikna edemezdik; iflah
olmaz ukalanın teki, her konuda olduğu gibi dirençliydi çünkü.
Zaman
daralıyordu, dahası Edward acıkıyordu; gerzek hesaplayamamıştı insan olduğunu.
Yaklaşık on yedi saattir bir dürbünden iki blok ötedeki geniş camlardan içeriyi
gözetliyordu. Gözlerinin kuruluğu dayanılmaz hale gelmişti, o kadar kuruydu ki
göz kapakları her kapanışında nemlendirmek yerine zımpara kâğıdı gibi gözlerini
çiziyordu adeta. Eli açlıktan dolayı tetikte bir serçenin kanadı gibi
çırpınıyor; burnundan akan sümükler iki şerit ağzına giriyordu, zavallı bu
haliyle epey acınası haldeydi.
Üzerinde
düşünülecek, cevaplanacak çok soru vardı ama artık çok geçti; geç gelen bir
akıllılık haliydi bu Edward’taki. Dürbünden gördüğü artıyı sürekli oda
içerisinde hareket eden kafanın üzerinde tutmak daha büyük enerji
gerektiriyordu. Anlaşıldığı üzere odaklanacağı iş çoktu.
Odadaki
kafa son on dakikadır sabitti, telefonla görüşüyordu görebildiği kadarıyla.
Gerçi görebildiğinden de emin değildi, gerçeklik algısını yavaş yavaş
kaybetmeye başlamıştı; dürbünden baktığı kız gözüne artık biblo gibi gözüküyordu.
Alabildiğine cansız, parlak ve kusursuz; bir nevi şişe gibi. Edward, esen sert rüzgârın
bir kısmına insani gücüyle hükmedip yolunu değiştirdi; soğuk soluğu, burnundan
ciğerlerine doğru hızlıca yolladı. Silahına hâkim olmaya çalıştı, çalıştı çünkü
vücudu o kadar titriyordu ki silahın namlusu balkon parmaklıklarına hafif hafif
çarpıyor, yalpa yapıyordu. Bir milimetrenin dokuz yüz yetmiş metre ötedeki sapma
karşılığı yaklaşık bir metreydi; bu da bariz ıska demekti. Seçeneği yoktu ya
tetiği çekecekti ya da bu acı dolu bekleyiş devam edecekti.
Zira
neden bu bibloyu kırmak isteği vardı içinde? Geleceğine iradesi dışında
hükmedebilecek bir varlık tanımazdı; geleceği ise dürbünün ucundaydı. Edward
isterse bu kızı geleceğinin parçası olmaya ikna edebilirdi ancak vazgeçmişti; o
sebeple yaşanmamış her şeyi yaşanmaz hale getirmeyi görev bilmişti kendine. ‘’Saçmalardan
Seçmeler Saati’’, Edward’ın mütemadiyen konuğu olduğu beynindeki hayalî ‘’talk
show’’du. Arada sırada bu kadar saçma kararlar vermesini bu haylaz konuğa
borçluyduk.
Mermiyi
namluya süreli on yedi saat kırk iki dakika otuz dört saniye geçmişti, her
saniyenin arası açılıyor, zaman bükülüyordu.
Otuz
beşinci saniye… Dünya çok farklıydı artık, hayat vardı,
yaşanılırdı ve yaşadığının da farkındaydı.
Otuz
altıncı saniye… Kendi değersizliği, esasında zihninin
kendisine oynadığı dramatik bir oyundu; yanılmıştı ama değerinin farkına
varmıştı; hayat paha biçilemezdi.
Otuz
yedinci saniye… Edward tiksindiği hayata geri dönmek
istiyor, bataklığında mutsuz olmayı özlüyordu.
Otuz
sekizinci saniye…
Tiz,
daimî bir ses… Kulakları tırmalayan cinsten… Dünya o an durdu, namludan
yalnızca duman çıkıyordu. Mermi namludan fırlayalı epey (!) olmuş demek ki,
salisenin onda biri kadar bir süre önce bekleyiş sona ermişti. Edward bir mermi
eksikti ya da insanlığına ait tek varlığını yitirmişti.
Biblo olduğu gibi dürbünün
karşısında duruyordu. Mermi kocaman salon penceresine bile isabet etmemişti. Ne
ölen vardı ne de yaralanan… Mermi de yalnız kalmıştı.
Plan
devam etmeliydi, uzun namlulu silahın ömrü o kadardı, tek bir mermi sürülüydü, onu
da tüketmişti. Önce sevdiği kızı bu gerçeklikten koparacak; sonra kendini,
kendi yalan dünyasına hapsedecekti 9 milimetrelik Glock marka tabancasıyla.
Silahını belinden çıkardı ve başına dayayıp tetiği çekti. Bunun için de on yedi
saat bekleyemezdi. Saf çocuk hem aç hem de üşüyordu, insani duyguları bünyesini
ele geçirebilirdi.
9
milimetrelik soğuk mermi beynine büyük bir sesle gömülmüştü. Filmlerde gördüğü
gibi değildi; mermiyi yiyen aktör önce bağırırdı sonra yere düşüp ölmüş olurdu.
Ancak Edward kafasına büyük bir taş çarpmış gibi hissediyordu, merminin nereye
gittiğini hissedemese bile nereden girdiğini çok acı bir şekilde tecrübe edebiliyordu,
saçlı derisinden akan kan, o soğukta aktif volkandan fışkıran magma gibiydi; öyleyse
balkon eriyor olmalıydı.
İkinci
ve son bir şans istiyordu, bu sıkıcı hayatı baştan yaşamak tek arzusuydu. Ölmek
üzere olmak Edward’ın seçimi değildi. O, bu anlarda neler düşüneceğini hesap
edememişti, hatta düşünebileceğini de bilmiyordu. Hayat Edward’ın beklentilerini
karşılamasa da Edward yaşamayı hissetmişti. Yaşamanın tadını almıştı ve hayatın
bir anı bekleyerek geçirilemeyecek kadar değerli olduğunun farkına varmıştı.
Dünya
Edward’sız dönebilirdi, ama Edward’ın dünyası artık dönmeyecekti. Düşüncesizlik
hali Edward’ı sardığında, Dünya karşısındaki değerini ‘’o an’’ anlamıştı. Bir
Edward bedeni, bir ciklet parası bile etmezdi ancak bir ciklet, Edward için birçok
anlam ifade edebilirdi.
A C +
Yorumlar
Yorum Gönder